Konu içerikleri
Sayı: 46 Ocak - Şubat 2010 /Bu yazı toplam 633 kez okundu
|
|
| Bizim Köyümüz / Yağmur |
|
O kudsî dönemlere ait düşünce ve tasavvurlar, rûhlarımıza öyle tohumlar saçmış ve dimağlarımıza öyle kök salmışlardır ki; onların tesîrinden âzâde kalmamız katiyen düşünülemeyeceği gibi onları içimizde hissettiğimiz sürece de geçmişimizden kopmamız ve geleceğe bîgane kalmamız mümkün değildir.
Eskinin köylerini düşünürken hayâllerimizi saran o derin sessizlik, o düşündürücü sükûnet ve o büyüleyen fıtrîlik yok artık. Geçmişin o dinlendiren, düşündüren köylerinde bugün sessizlik ve sükûnetin yerini radyo, televizyon, pikap mırıltıları; otomobil, traktör, motopomp gürültüleri aldı, huzur ve sükûn delik deşik olup hudut dışı edildi.
Evet, bugün köylerimize kadar hemen her yerde, sessizlik ve sükûnet o kadar azalmış, o kadar büzülmüş, o kadar ufalmış ve dar hudutlar içine sıkıştırılmıştır ki; böyle devam ederse ihtimâl, çok yakın bir gelecekte, dinlenme ihtiyacını duyan kimseler, sessizlik arayışıyla birer birer ormanların derinliklerine çekileceklerdir. Aslında daha şimdiden, dev şehirlerimizden köy ve kasabalarımıza kadar hemen her bucakta sessizlik ve sükûnet, “ân-ı seyyâle”siyle en çok aranan bir metâ hâline gelmiştir. Şurada-burada ona rastladığımızda yakalayıp gül gibi kokluyor, çekip içimize sindiriyor ve tıpkı bir mûsıkî gibi dinliyoruz.
Şimdilerde, uzak bir koy ve koruda duyup coştuğumuz bir dilim sessizlik, eski köylerimizin hemen her zaman tabiî ve daimî iklimiydi. O zamanlar kana kana tattığımız o sükûnet ve sessizliğe bugünkü kadar muhtaç olmadığımız için, ihtimâl ki böyle bir açlığı ve susuzluğu hissetmiyorduk. O zamanlar biz hissetmediğimiz gibi, günümüzün mânâsız, gâyesiz, hedefsiz ve fevkalâde gürültülü hayatıyla bütünleşmiş insanlarının da, rûhun âsûde iklimi sayılan o huzur ve sükûnet dünyâsından haberleri yok zannediyorum!
Eski köylerimizle şehirlerimiz arasında öyle sıcak bir bağ, öyle tatlı bir denge var idi ki, köylü şehre ve şehirliye imrenmez, şehirli de, köylüyü hakir görmez, köyde oturmayı da ihmâl etmezdi. O zamanlar küçük bir şehir sayılan köy; şehirlinin tenezzühe çıktığı, kendini dinlediği, tabiatla sarmaş-dolaş olduğu bir ilâhî güzellikler meşheri; büyük bir köy gibi görünen şehir de, taşralı için, vahşi ormanlar, engin denizler gibi biraz ürpertici ama fevkalâde zevkli, biraz yorucu fakat alabildiğine eğlendirici bir “lunapark” gibiydi. Bu iki dünya, birbirini tamamlayan farklı iklimleri, çarşı-pazarlarındaki farklı metâları itibariyle, her mevsim birbirine taşınır durur ve zaman zaman her iki tarafta da âdeta bir bayram, bir şehrâyin havası yaşanırdı.
Bilhassa eski köylerimizde, daima lezzetli bir sessizlik ve sükûnet hüküm sürerdi: Sabahları güneşin ışımasıyla en tatlı zevk dalgaları hâlinde gelip gönüllerimize çarpan koyun-kuzu meleyişleri, böcek ve kuş çığlıkları, tabiatın o içten ve derin mûsıkîsine ses katar.. akşamları, gurub loşluğunun örtüleri altında varlığın büründüğü o esrarengiz hâl, âdeta insanı büyüler ve rüyâlara salar.. geceler, hep bir sessizlik ve sükûnet şarkısı olarak tınlar ve alaca karanlıkla beraber dört bir yana yağan hülyâlar, evlerimizin içine kadar sızar, her şeyi tesîri altına alır; az sonra da kandillerin titrek ışıkları altında meydan bütün bütün o tatlı hülyâlara kalırdı.
Her türlü gürültüye karşı âdeta tecrid edilmiş gibi olan bu iklimde, hemen hiçbir yerden hiçbir ses sızmaz; hatta en küçük bir “çıt” dahi duyulmazdı. Ne sokaklardan akseden serseri kahkahaları, ne sarhoş nârâları, ne motor gürültüleri, ne de siren çığlıkları bu şirin gecelerin derin ve ezelî şiirini hiçbir zaman bozmazdı. Ara-sıra, tabiatın içinde bulunduğumuzu hatırlatan bir köpek havlaması, bir çakal uluması veya bir çoban türküsünün bu sessizliği bozduğu olurdu ama, hemen yeniden gece o efsânevî hâline bürünür, bizler de bütün şaşaasıyla rûhlarımızı saran geçmişin hülyâlarına dalar giderdik...
Bu derûnî hisler içinde, zaman zaman kendimizi, geçmişi yakalamak için bir muamma deryaya yelken açmış gibi hisseder ve süratle o tarafa doğru aktığımızı sanırdık. Bazen, elimizde olmadan sürüklenip gittiğimiz bu garip yolculukta, öyle bir noktaya varırdık ki, rûhumuz, âdeta bilmediği bir âlemden ürpertici nağmeler duyar gibi olur ve kendinden geçerdi. Bazen de, mâzinin o pırıl pırıl hülyâ âlemlerine dalar, gördüğümüz şeylerin sağını-solunu kurcalar, her şeyi sorgular ve her şeyi anlamaya çalışırdık. Çok defa bu hayâlî seyahat esnasında, sanki önceden hislerimize sızmış geçmişin o tutuşturucu ve yakıcı alevleri, kapısı açılıp hava ile teması sağlanan yangın mahalli gibi, birdenbire infilâk eder, parlar, her şeyi siler, süpürür götürür ve sadece kendisi kalırdı.
En tatlı hülyâların petekleştiği bu mübârek evlerin en mûtena bir köşesinde, şanlı geçmişimizi bütün mânâ ve muhtevasıyla temsil eden anneler-babalar, dedeler-nineler bu umumî sessizliğe denk sükûtlarıyla hep birer vakar ve mehâbet âbidesi gibi görünür ve bizlere o kadar tesîr ederlerdi ki; başkalarını bilmem, ben onları, gökler ötesi âlemlerde edep ve erkân öğrendikten sonra gelip aramıza katılmış rûhânîler gibi, hatta onlardan da öte görürdüm. Onlar, daima içimizde uhrevî âlemleri hatırlatan birer mânâ ve melekûtun rikkatli birer gölgeleri gibiydiler.
Onların oturuş ve kalkışlarına, düşünce ve davranışlarına, aşk u şevk ve ibadet anlayışlarına; hele Hak karşısında el-pençe divan durup tir tir titreyişlerine bakıp da ürpermemek mümkün değildi.
Evet, onların bu derinlerden derin âlemlerinden sık sık esip gelen ve rûhlarımızı dolduran sırlı bir mûsıkî, bazen günlerce, haftalarca tesîrini devam ettirir ve bizleri hep kendiyle meşgul ederdi.
Günde birkaç defa, çok ciddî bir merasime hazırlanıyor gibi onların o yürekten abdest alışları.. sonra da mahşere, hesaba koşuyor gibi namaza gidişleri.. o esnada sık sık duyulan âh u enînleri ve sızlanışları, bizlerde öyle bir haz ve lezzet, öyle derin bir halâvet ve rikkat hâsıl ederdi ki; aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen, onların rûhlarının rûhlarımıza fısıldadığı o mahrem beyan ve o sözsüz talâkatın tesîri hâlâ kendini hissettirmektedir.
Hele, Hak dergâhına yönelirken o vakar ve itmi’nân içindeki hâlleri, o âbidevî görünüm ve duruşları, bizlere öyle derin şeyler anlatır ve gönüllerimizi öyle saygı ve mehâbetle doldururdu ki; çok defa onların bu teveccühlerindeki sırlı mânâlar, bizleri de büyüler ve onların yanına çekerdi. Bu ciddî ve ihtişamlı dakikalar, bir haşyet faslı gibi bütün rûhlarımızı bürür; derken, her gün bize anlatıp durdukları cennetlerin büyüleyici iklimlerine doğru yükseldiğimizi hisseder; bir adım daha atarak, çeşit çeşit menkıbelerle hayâllerimize taht kurmuş Hak dostlarıyla selâmlaşır, kudsîlerin sohbetine iştirak eder ve bir gümüş fânustan gönüllerimize dökülen ötelerin tılsımlı ışıklarıyla büyülenir kendimizden geçer ve sonra da bütün bir ömre gâye teşkil edebilecek rûhânî zevklerin en derinlerine ulaşırdık.
Uhrevî âleme kapı-komşu bu dünyada, ötelerin lisanı sayılan ezanlar-salâlar, tesbihler-duâlar, bizleri ayrı bir fasla çağırır ve daha derin, daha lâhûtî iklimlerde dolaştırırlardı. Öyle ki, kendimizi hep bir başka dünyada hissederek, içeriye adımımızı attığımız bu âlemde sözlerin en derin ve mükemmelleriyle, daha doğrusu lâhûtileriyle en baş döndürücü tasavvurlara ulaşır; saygının, mehabetin, haşyetin doldurduğu sînelerimiz, en dindârâne mülâhazalar içinde herkesi ve her şeyi arınmış, temizlenmiş, kudsîleşmiş olarak görür ve bahtiyarlığına tebessüm ederdi.
O kudsî dönemlere ait düşünce ve tasavvurlar, rûhlarımıza öyle tohumlar saçmış ve dimağlarımıza öyle kök salmışlardır ki; onların tesîrinden âzâde kalmamız katiyen düşünülemeyeceği gibi onları içimizde hissettiğimiz sürece de geçmişimizden kopmamız ve geleceğe bîgane kalmamız mümkün değildir. Benim gibi, o günün köyünü ve köylüsünü az dahi olsa görüp-tanımış olanlar, yıllar ve yıllar sonra, aynı şeyleri sînelerinin derinliklerinde duyacak ve günümüzün, üzerine toz-toprak elenmiş köy ve kasaba şeklindeki “harab elleri, yıkılmış hânümânları, kimsesiz çölleri...” esir rûhları, meflûç irâdeleri, aşk u heyecansız gönülleriyle karşılaşıp da, gurbetlerin en acısını, yalnızlığın en hüzünlüsünü vicdanlarında duydukları bir zamanda, bu hicranlı hâl-i hâzırın yanında, olmayı tahayyül ettikleri ve bu binbir handikap karşısında kurup ortaya koymayı planladıkları, geleceğin o eskilere denk köy ve kasabalarının kudsî ve mutlu sakinlerini, bu sakinlerin buğu buğu huzur tüten yuvalarını, her gün eşiğine baş koydukları, semâlarla bütünleşen mabedlerini, aşk u şevkle bestelenen ezan ve kametlerini, yüreklere haşyet salan duâ ve tesbihlerini, arş u ferşi velveleye veren naat ve ilâhîlerini tasavvur ve tahayyül edecek; ettikçe güç kazanacak ve bir zamanlar bizlerin veya daha önceki nesillerin yıktıkları şeyleri yeniden inşâ edeceklerdir.