Konu içerikleri
Sayı: 46 Ocak - Şubat 2010 /Bu yazı toplam 298 kez okundu
|
|
| Çağımız ve Edebiyat / Nuh Utku |
|
Bugün, gerçek edebiyatın ancak kıyı köşelerde sınırlı sayıdaki yüreklerle muâşakasını sürdürdüğünden şikâyetçiysek, bunu bir şikâyet olarak dillendirmek yerine, bu kıyı köşe muaşakasını koyulaştırıp rûh ve gönül dünyamızı renklendirecek nitelikli eserler biriktirmeye devam etmeli, az da olsa, gerçek okuyucular hürmetine kalem işçiliğini sürdürmeliyiz.
“Çağımız medeniyeti, kötü durumdadır.” der, Alexis Carrel ve devam eder: “Çünkü bize uygun değildir. Bu medeniyet bizim gerçek tabiatımız bilinmeden kurulmuştur. İlmî buluşlardan, insan iştihâsından, hayâlinden, teorilerinden ve arzularından doğmuştur. Bizim tarafımızdan kurulmuş olmasına rağmen bizim ölçülerimize göre olmamıştır.” Bu cümlelerden sonra, acıtan hakikati söyler: “Genel olarak buluşlar, neticelerinin ne olacağı bilinmeden yapılmışlardır. Fakat medeniyetimize şekil veren de bu neticelerdir.”
Carrel, Batılı bir bilim adamıdır ve bağrından çıktığı toplumun rûhunu iyi etüt edenlerdendir. Aynı yazısının bir yerinde, Batı’da bilimin insanların durumunu ıslah etmek arzusundan asla ilham almadığından söz eder ve ekler: “İlim, birkaç dâhi insanın tesadüfen doğuşlarına, onların zekâ şeklinde tecessüslerin tuttuğu yola göre gelişmiştir.”
Biz, kâinatta hiçbir şeyin tesadüfle olduğuna inanmayız ama Carrel’in sözünün devamındaki tesbitine katılmamak mümkün değil. Gerçekten de bugün bilimin, teknolojinin gelişme seyrine baktığımızda, her şeyin sonuçlarının hesap edilmeden ilerlediğini, işin merkezinde bulunan insanların kısa yoldan zenginleşmekten, hazlardan, konfordan yana tercih kullandıklarını söyleyebiliriz.
İnsanın başını döndüren buluşlar, hayatı kolaylaştırıp işleri hızlandırmıştır; ama etrafımızdaki mekanik-elektronik araç kıyâmeti, bünyemizi alt üst etmiştir. Fıtratın tabii eğilimleri ihmâl edildiğinden bütün gelişme ve yeniliklerin yan etkileri rûh ve kalbi bunaltıp, germektedir. Fıtratın tabii temâyülleri baskı altına alındığından onca konfora, şatafata, imkâna rağmen insanın tedirginliği ve huzursuzluğu gittikçe koyulaşmaktadır; çünkü rûh ve kalb, itidale ve sükûnete iştiyaklı bir karakterde yaratılmıştır. Rûh ve kalbin bir gurbet ve kasvet ortamına mahkûm edilmesi, insanlığı huzur ve esenlik ikliminden hep mahrum bırakacaktır.
Günümüzde bilimin, teknolojinin gelişme hızı kontrolsüz bir hâl almıştır. İşin ürkütücü tarafı, devletlerin resmi programı dışında bir de işin kanuni olmayan boyutu var ki basın-yayınından ve internetinden, her çeşit elektronik ve kimyasal buluşlarına kadar sayısız alanda tahribat maksatlı faaliyetler kitleleri kıskacına alıp istediği gibi yönlendirmektedir.
Çağımızın böylesine kontrol dışı sürüklenişinden, bütün insanlık değerlerinin yanında, edebiyat da payını almaktadır. Gerçi, kaynak bakımından müthiş bir kolaylık ve bolluk var, bu doğru. Her konudaki bilgiye anında ulaşılabiliyor, imkânlarımız ölçüsünde dilediğimiz yere hızlıca gidebiliyoruz; ama bu hız, bu imkân bolluğu ilham pınarımızın daha bir akmasına, çalışma şevkimizin kabarıp coşmasına yaramıyor. Aksine daha çok kazanma, daha çok eğlenme esasına dayanan modern anlayış; bünyeleri gittikçe kendisine müştak borçlular hâline getirmek için planlar peşinde hedef büyüttükçe bunun tesirleri bizim şevkimizi, çalışma düzenimizi de alt üst ediyor.
Geçmişle kıyaslandığında kitaplar daha çok ve daha kaliteli basılmaktadır. Yerli-yabancı klasikler, farklı yayınevleri tarafından gösterişli baskılarla okuyucuya sunulmaktadır. Hatta sürümden kazanmak için çoğu kitapların fiyatı çok düşük tutulmaktadır ve üstelik reklamı iyi yapılan kitaplar çoğu evlere girmektedir; ama yine de inanç ve kültür değerlerimizden beslenen bir sanat-edebiyat, umut ettiğimiz ölçüde kendine gelişme ve yayılma alanı bulamamaktadır.
Ne yazık ki, her şeyi ayağımıza kadar getiren zihniyet neyse, işte o zihniyet, bizde dikkati, duyarlığı, sağduyuyu diri tutan iksiri canlı tutmamıza engel olmaktadır. Hayatı kolaylaştıran, konfora kavuşturan güç neyse işte o güç, günlerimize tat, renk, koku olacak huzur soluklu coşkuyu bize çok görmektedir. Bu coşku da olmayınca yapıp ettiklerimiz, okuyup dinlediklerimiz, günübirlik hazların çalkantılı sularında sönüp gidiyor. Kalbimizin kurak toprakları, gökyüzü bereketini çekecek liyakate eremiyor ve çoğumuz hazin bir savruluşla çağın türlü oyunlarına kapılıp gidiyoruz.
Hâkim rüzgâr; gösterişten, menfaatten yana esince, gerçek değerlerin bir kenara çekileceği bellidir. Hayatımız bir şatafat ve tüketim çarkı içinde sürüklenip gittiğinden, edebiyatın da sanatın da bilimin de “bizce”si şimdilik dar bir dairenin ötesine geçememektedir.
Yaşadığımız çağın sonsuzluk çehreli bir edebiyatla, sanatla bağı olmadığı açık. Çok karamsar bir bakış mı olur bilmiyoruz; ama şöyle mi demeli? Karga sesinin sunî istihâle ve parlatma yöntemleriyle dünyanın köşe-bucağına servis edildiği bir çağda, bülbülün tutacağı en sağlıklı yol; bir köşeye çekilip sesini pespaye gürültülere karışıp heder olmaktan korumaktır. Fetret çağlarında, gerçek düşünür ve sanatçıların uzlete çekilmeleri bundandır. Kendi köşelerinde, “nasipliler” zümresini bekler dururlar, gerçek fikir ve sanat adamları.
Maddî, manevî arayışın bir kanunudur; yatağında kıvam bulmuş madenin mutlaka arayıcıları çıkar. Madenin değeri, arayıcıların ciddiyetinden ve ısrarından anlaşılır ve en ince ayar aramalar, ayrıntılarında bile duyarlık lezzetine erdiren cevherlere yöneliktir. Bu çağ, edebiyatı bir garnitür olarak kullanmak niyetindeyse, gerçek sanatkârın görevi de kişilikli duruşunu hiç bozmamaktır.
Öte iştiyaklarından beslenmesi gereken edebiyat, günü birlik bir tüketim aracı değildir; ama yazık ki çağımızın kolaycı/menfaatçi anlayışı edebiyatı da bir “fastfood” kültürü seviyesine indirmiştir. Bu böyledir diye kalkıp hâkim rüzgâra teslim mi olmalı?
Her devirde yaşadığımız çağ ölçüsünde olmasa da, nitelikli olana ilgisizlikten yakınılmıştır. Geçmiş devirlerde ilim, sanat, edebiyat ve düşünce alanlarında ortalama anlayışı aşmış bütün seçkin kalemler, çağlarının duyarsızlığından şikâyet etmişlerdir. Ama aynı kalemler, yeteri kadar ilgi yok diye kaleme karşı bir görev zafiyetine de düşmemişlerdir. Kendi nefislerini karşılarına alarak şunu demişlerdir: Senin görevin yazmaktır. İlahî esintilerden nasibini artırmak iştiyakıyla yazmak. Dünyaya, çevrene, yakınlarına karşı sorumlulukların ne kadar ağır da olsa hiçbir bahaneye boyun eğmeden mütemadiyen yazmak. Akıp giden fânîlik ırmağında tutunacak bir dal bularak bu dalı yeşertmenin çilelisi olarak yazmak. Yazmanın kudsiyetini tam olarak idrak edemeyen bir topluma rağmen ve içindeki dünya meyillerini bastırmak cehdiyle, sancısıyla yazmak…
Çağımızda, geçmiş çağlardaki bütün sızlanışları gölgede bırakacak bir duyarsızlık ve seviyesizlik yaşanıyorsa, insanî değerlerin göz ardı edildiği böyle bir çağda edebiyat, sanat ve düşünce kendi “özgün”lüğünü koruyarak varlığını sürdürmek mecburiyetindedir.
Bugün, gerçek edebiyatın ancak kıyı köşelerde sınırlı sayıdaki yüreklerle muaşakasını sürdürdüğünden şikâyetçiysek bunu bir şikâyet olarak dillendirmek yerine, bu kıyı köşe muaşakasını koyulaştırıp rûh ve gönül dünyamızı renklendirecek nitelikli eserler biriktirmeye devam etmeli. Az da olsa, gerçek okuyucular hürmetine kalem işçiliğini sürdürmeli.
Bütün sahte alâyişler, nümayişler devrini tamamlayıp bir bir hayattan çekildiği vakit, gerçek değerlerin hükmü gün gibi belirecektir.
Şimdilik varsın sadece gerçek müştaklar bu havayı soluklasın, bu kokuyu rûhlarına çeksin, bu renkle renklensin; rûhlar ve gönüller gıdası hükmündeki bu çekirdekler, gün gelecek insanlığın toprağında neşv ü nema iklimine kavuşacaktır.Sahih ve nitelikli olan hiçbir şey zayi olmaz.