Konu içerikleri
Sayı: 46 Ocak - Şubat 2010 /Bu yazı toplam 406 kez okundu
|
|
| Safahat'ın Gölgeleri / Aydın Adnan GÜMÜŞ |
|
Devrinin sıkıntılarına olduğu kadar, günümüzün meselelerine de ışık tutan Mehmet Âkif’i anlamak, Safahat’ı anlamakla başlar. Safahat’ta Âkif’in sanatıyla beraber fikirlerini ve içtimâî meseleleri işlediğini bilmek gerekir. Zaten edebiyat eserleri, esas olarak iki genel çerçeve içinde düşünülebilir. Bu minvâlde, bazı edebiyat ürünleri geniş zümreye seslenen, bu zümrenin meselelerini çözmeyi, yahut en azından bunları ortaya koymayı hedefleyen, bir yandan da topluma reçeteler öneren toplumcu sanat anlayışının çerçevesi iken, bazı edebiyat ürünleri ise estetiği ön plana çıkararak diğerine göre daha şahsî bir tavır alan estetik sanat anlayışının çerçevesidir. Kimi edebiyat eserlerinde ise her iki sanat anlayışının içine girebilecek dikkat ve ifâde biçimleriyle de karşılaşmak mümkündür.
Bu açıdan değerlendirildiğinde Mehmet Âkif’in şiiri, içinde yaşadığı dönemin siyasî ve içtimâi gerçeklerini ve psikolojisini ve bunların bütün ıstıraplı görünüşlerini yansıtan bir şiir olduğu söylenebilir. Ayrıca bu şiir tespit ettiği meseleler için işe yaraması muhtemel bütün pratik, teorik, tarihî ufukları araştıran, işaret eden ve bu anlamda teklifleri ve tavsiyeleri olan bir şiirdir.
Safahat’ın özellikle ilk altı kitabında yer alan şiirlerin çoğu, sanki sadece bir şâir tarafından değil, aynı zamanda vatanı ve milleti için duâ eden, onlara kürsüden yaptığı konuşmalarla yol göstermeye çalışan bir din adamı, bazen bir sosyolog yahut bir toplum lideri; hasılı kendini milletine adamış fedakar bir kahraman tarafından yazılmış gibidir.
Oysa cumhuriyetin ilanından sonra dinlenmek için bir süre Mısır’da kalan şâirin buradayken yazdığı şiirleri hem içerik, hem de üslupları itibarıyla az önce sözünü ettiğimiz şiirlerden çok farklı bir yapıdadır. Safahat’a “Gölgeler” başlığı altında giren bu şiirlerde şâiri dışarıdaki hayat ve onun problemlerine, çelişkilerine değil, insanın ve özellikle de kendisinin iç dünyasına, bu dünyanın karmaşık görüntülerine yönelmiş görürüz. Bir tür şahsî murâkebe ve muhâsebe olarak da değerlendirilebilecek olan bu bölümdeki şiirler, muhtevalarına bağlı olarak âdeta fısıltıyla konuşan şiirlerdir.
Safahat’ın İlk Altı Kitabı Neleri Haykırır?
Âkif’in Safahat’ta yer verdiği kitaplardan ikisinin başlığı ‘kürsü’ ifâdesini taşır: “Süleymaniye Kürsüsünde” ve “Fatih Kürsüsünde”. Tek başına düşünüldüğünde kürsü, insanları bilgilendirmek için kullanılan yüksekçe bir yerde kurulmuş konuşma mekânıdır. Bu açıdan, yüksek sesli konuşmayı ve konuşmacının dinleyenleri aydınlatmasını, meselelerin tartışılmasını ifâde eder. Kürsüden konuşan kişi elbette dinleyenlere söyleyecek bir sözü olan bu sözün dinleyenler için faydalı olacağına inanan, bir yandan da ilettiği konuyu tartışmaya açan bir aydın olmalıdır.
Safahat’taki şiirlerin büyük kısmını dinî lirizm, toplum problemleri karşısındaki ıstırap ve felsefî duygu ve endişeler olmak üzere üç esas etrafında toplamak mümkündür. ‘Hasta’, ‘Küfe’ ve ‘Bayram’ adlı manzumelerde çocuklar; ‘Seyfi Baba’, ‘Kör Neyzen’ ve ‘Yemişçi İhtiyar’da yaşlılar; ‘Meyhane’ ve ‘Köse İmam’ şiirlerinde de kadınların yaşadığı sosyal problemler ele alınarak, okuyucunun bunları düşünmesi, üzülmesi ve neticede çare araması istenir. Fakirlik, hastalık, âcizlikle birlikte yardımın, iyiliğin, ümidin de yolu gösterilir. ‘Mahalle Kahvesi’ adlı şiirde, kahveler halkı çalışma hayatından uzaklaştıran, tembellik yuvası yerler olarak tasvir edilmiştir. Şâire göre burası insanların yaşayabileceği bir yerden ziyade bir ahıra benzemektedir:
Şu gördüğüm yer için her ne söylesem câiz
Ahırla farkı: o yemliklidir, bu yemliksiz!
Uzun ve tek bir şiir olarak yazılan “Süleymaniye Kürsüsünde” başlıklı ikinci kitap, İslam âleminin tasviriyle başlar ve vaazla devam eder. Halkın iyi ve kötü durumları tasvir edilerek kurtuluş yolları gösterilir. Süleymaniye Camii kürsüsünden halka hitap eden vaiz, batılılaşmayı ve aydın-halk yabancılaşması ile ahlakî çöküş ve cehâletini yüksek sesle anlatır. Şâirin kürsüden halka hitap ettirdiği vaize aynı zamanda ilerlemenin nasıl olması gerektiğini de söyletir:
Garbın almışsa herif, ilmini almış yalnız,
Bakıyorsun: Eli san’atli, fakat, tırnaksız!
Fuhşu yok, içkisi yok, himmeti yüksek, gözü tok;
Şer’-i ma’sûma olan hürmeti bizlerden çok.
Böyle evlâd okutan milletin istikbâli,
Haklıdır almaya âgûşuna istiklâli.
Yarın olmazsa, öbür gün olacaktır mutlak...
Uzak olmuş ne çıkar? Var ya bir atî ona bak!
Safahat’ın üçüncü kitabı ‘Hakkın Sesleri’ ise henüz sona ermiş Balkan Harbi’nin acılarıyla yazılmıştır. Fakat bütün felâketlerin; cehâletten, kötülüklere karşı çıkıp mânî olmayı bırakmaktan ve tembellikten ileri geldiğini görür. Ve mısralarında şöyle der.
Olmaz ya… Tabiî… Biri insan, biri hayvan
Öyleyse “cehâlet” denilen yüz karasından
Kurtulmaya azmetmeli baştanbaşa millet
İkinci kitapta olduğu gibi tek bir uzun şiirden oluşan ‘Fatih Kürsüsünde’ başlığını taşıyan eserin yaklaşık dörtte birini oluşturan birinci bölümde, iki arkadaşın Eminönü’nde vapurdan indikten sonra Fatih’e doğru yürürken konuştukları bir dizi memleket meselesi diyalog şeklinde anlatılır. Şiirde ana tema çalışma fikridir. Şâir, şiirde kainata hâkim olan düzenin arkasında esasen çalışma fikrinin bulunduğunu belirtir. Öyle ki eşyanın dili sürekli şu düsturu haykırmaktadır:
Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazife bilir,
Çalış çalış ki bekâ sa’y olursa hakkedilir.
Beşinci kitap ‘Hatıralar’da Balkan Savaşı ile Birinci Dünya Savaşı’nın felâketi, yol açtığı problemler ve şâirin hatıraları anlatılır. Mısır, Berlin ve Necid seyahatleri şiirlerde mukayese, tefekkür ile ele alınır. Altıncı kitap ‘Âsım’dır. Birçok otorite tarafından Âkif’in şiir sanatının zirvesi sayılan ve toplumun sorunlarının ve çözümlerinin göz önüne serildiği bu kitap Süleyman Nazif’e göre bir şiir mucizesidir. 2292 mısralık bu şiirinde Âkif, daha evvel nazm etmiş olduğu fikirlerini, hislerini bu eserinde toplu olarak çok güzel bir dil ve mükemmel bir ifâde ile şiirleştirmiştir. Eser baştan sona konuşma şeklindedir. Konuşanlar Köse İmam ve Hocazâde (Âkif) ve Köse İmam’ın oğlu Âsım’dır. Âsım’ın nesli, meziyetleri ve kahramanlıklarıyla sıralanır ve Hocazâde’nin genç nesli öven heyecanlı hitabesi “Çanakkale Şehitleri” adıyla tanınan şaheser mısralarla donatılır.
Âsım’ın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.
Türk edebiyatında içinde yaşadığı devri, bütün teferruatıyla gören ve gösteren başka bir şâir daha yok gibidir. Okuyucuya içinde yaşadığı dönemi geniş tablolar hâlinde çizen Âkif; bir milletin kader saatini, ümit ve heyecanlarını içten bir şekilde vücuda getirmiştir. Bu şiirlerde şâirin sesi kürsüden yükselirken dinî-hikemî şiirler de yerini almıştır.
Gölgeler’in Muştusu: Hikemî Şiirler
Âkif, Safahat’ın ilk kitabında yer alan ‘İnsan’ şiirine, Hz. Ali’nin “Ey insan, sen kendinin küçük bir cisim olduğunu sanırsın, oysa en büyük âlem senin içinde gizlidir!” anlamına gelen bir cümlesiyle başlar ve şiir boyunca bu fikri geliştirmeye çalışır. Çünkü ona göre insan her ne kadar cesametçe küçük olsa da iç dünyası itibariyle dünyaları kuşatabilecek bir varlıktır. İşte bu duygu ve düşünceyle şâir, muhatabına seslenirken insanın yüceliğine işaret eder:
Senin mahiyetin hatta meleklerden de ulvîdir,
Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir.
Âkif’in ömrünün sonlarında Mısır’da yazmış olduğu Gece, Hicran ve Secde gibi şiirlerin bu muhtevayla ele alınabileceğini söylemek mümkündür. Bu bakımdan şâirin yukarıda zikredilen son şiirlerinden Gece’yi gördükten sonra, “Hayret üstad, siz vadiyi değiştirmişsiniz!” diyen H. Basri Çantay’a , “Hayır değiştirmedim. Benim vadim zâten bu idi. Bütün öteki şiirlerimi cemiyete faydalı olsun diye yazdım!” cevabını vermesi manidardır.
Gölgeler
Mehmet Âkif, 1918-1933 yılları arasında yazdığı kırk iki şiiri, Mısır’da, Gölgeler adıyla toplamıştır. Bu kitap, Safahat’ın yedinci ve son cildi olmuştur. Âkif’in burada yazdığı şiirleri muhteva bakımından farklılık gösterir. Fazıl Gökçek bu dönemde yazdığı şiirlerini ‘Mehmet Âkif’in Şiir Dünyası’ adlı çalışmasında ferdî ve tasavvufî bir muhtevaya sahip şiirler olarak ele alır. Bu şiirleri; tasavvufî şiirler, hayat ve ölüm hakkında karamsar mülahazalar ve mizahî manzumeler olmak üzere üçe ayırır.
Gölgeler’deki şiirlerinde Âkif, kürsüde yüksek sesle söylediği ve yaptığı mücâdelenin bir muhâkemesini yapar. Asıl mücâdele şimdi başlamıştır. İnsanın kendi iç dünyasındaki savaş dış dünyadaki savaştan daha çetin yaşanacaktır. Âkif de bu kitapta kendi rûh dünyasına seslenen şiirler kaleme alır. Zaman zaman dostlarına gönderdiği resimlerin altına yazdığı bazı dörtlükler, onun âdeta rûhunun yansımaları ya da ‘ben’in içinde ben’in varlığını bulan şiirler olduğu söylenebilir. Şâir bu şiirlerle iç yüzünün rengini arar:
Resmim İçin
Dış yüzüm böyle ağardıkça ağarmakta, fakat
Sormayın iç yüzümün rengini: Yüzler karası!
Beni kendimden utandırdı, hakikat, şimdi,
Bana hiç benzemeyen suretimin manzarası!
Resmim İçin
Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyulayı de er, geç, silecektir.
Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma,
Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?
Kitaba konu olan gölge kavramı, tasavvufî mânâda değerlendirilmelidir. Gerçi kitapta bulunan kıtaların ikisinde geçen gölge kelimesiyle şâir, kendi fotoğrafını kastetmektedir. Bu düşünce bile, kendisiyle birlikte yaşadığı dünyayı da bir gölge farz etmekten başka bir şey değildir.
Gölgeler için Nurettin Topçu şöyle der: “Mimar Sinan’ın ustalık devrinin eseri Edirne’deki Selimiye Camisi’dir. Âkif’in dehasının zirvesi de altıncı ve yedinci Safahat’larıdır. Âsım’da dünya görüşünü ortaya koymuş, Gölgelerde’de mistisizmine tırmanmıştır. Âsım, bu ilâhi eserde muazzam bir kubbe ise, Gölgeler minarelerdir. Âsım’da o insanlara bütün hesabını verdi. Gölgeler’ de, bütün bir mermer dağından tek bir heykel yapmak isteyen Floransalı heykeltıraş Michel-Ange gibi, arzımızın sonsuzluğa olan mesafesini ölçmeye çalışıyor.”
Platon’un mağara istiaresinde insanın, mağara duvarına yansıyan gölgeleri gerçek sandığını ifâde ettiği mâlumdur. Özlem Fedai “İman Şövalyesinin Mağarasındaki Gölgeler” adlı makalesinde şöyle söyler: “Garp’ın kurguladığı trajik gerçekle tek başına hesaplaşma cesareti göstermesiyle iman şövalyesi olan Âkif, Gölgeler’de, Platon’un aksine, yalnız bir savaşçı olarak zihninin ve kalbinin içindeki mağaradan dışarı taşan gölgeleri Müslümanlara haykırmıştır. İslâm dünyasının vahdetten kopmuş durumu sebebiyle başına gelenleri, izlenmesi gereken yol haritasını, kitabının başına eklediği şiirlerle çizmiştir.”
Mehmet Âkif, anlık ilhamlarla değil titiz bir işçilikle şiirlerini yazan bir şâirdir. Yazmayı planladığı konular olduğu hâlde üzerinde yeterince çalışabileceği zaman bulamadığı için birçok çalışmasını ertelemiştir. Bunun en mühim sebebi olarak Kur’an tercümesi üzerinde çalışması olduğu söylenir. 1923’ten sonra yazmış olduğu şiirlerin umumiyetle kısa manzumeler ve birçoğunun da kıtalardan meydana gelmesi bir tarz değişikliği olarak da görülebilir. Ancak bu dönemde çok az şiir yazmış olmasını sadece Kur’an tercümesine bağlamak da doğru değildir. Bunda şâirin içinde bulunduğu rûh hâlinin de payı bulunduğunu kabul etmek gerekir.
Mehmet Âkif, son zamanlarını geçirdiği Mısır’da bir an bile mesut olamamıştır. Vatanın bir avuç toprağına kavuşmak için ızdırap içindedir. Bu mısralar son günlerin acısı ile söylenmiştir.
Resmim İçin
Şu serilmiş görünen gölgeme imrenmedeyim…
Ne saadet, hani ondan bile mahrumum ben.
Daha bir müddet eminim ki hayatın yükünü,
Dizlerim titreyerek çekmeye mahkûmum ben.
Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını,
Bana çok görme, İlahi, bir avuç toprağını!…
Gölgeler’de bakışlarını yine şark dünyasında gezdiren şâir, şarkın zaaflarına, mutat tembelliğine, çabuk kırılan şevkine ve her an dağılmaya müsait psikolojisine bakarak iç âlemi için görüntüler biriktirir. ‘Alınlar Terlemeli’, ‘Umar mıydın?’, ‘Yeis Yok’ gibi şiirler, şâirin bu bakışından ve gördüklerinden öfke duyan duyarlılığıyla yazdığı şiirlerdir. Bilhassa bu kitapta bulunan üç şiir, Âkif’in cemiyeti yansıtan, cemiyete öğütler veren didaktik şiirlerinden farklıdır. Bu üç şiir ‘Gece’, ‘Hicran’, ve ‘Secde’ başlıklarını taşır. Bu şiirler ferdi ve tasavvufî bir hava taşırlar. Orhan Okay, ‘Bir Karakter Heykelinin Anatomisi’ kitabında bu şiirleri dinî lirizme, mistik şiire örnek olarak değerlendirir.
‘Gece’ başlıklı şiir, Âkif’in tasavvuftan beslenerek mistik duygularla kaleme aldığı bir münacat şiiridir. Şiirde bir inziva anının duyuş ve düşünüşleri gözlenir. Şâir, tükenmeye yüz tutmuş bir ömrün ardından yaşadığı dünya hayatından memnun olmayarak bezm-i elestten beri ayrı düştüğü ‘Tanrı’sına kavuşmak, O’na yakınlaşmak arzusunu dile getirmektedir. Bu, şiiri sürükleyen ana tema olur.
Şiirin birinci bendinde bütün varlıkların kendi dilleriyle Allah’ı tesbih etmeleri anlatılmıştır:
Bütün kandillerin tehlîle dalmışlar... Şaşırdım ben:
Nasıl mabed ki sun’un, sermedi bir secde gökkubben!
Kapanmış, titriyor dünyaların haşyetle karşında;
Melekler, sanki başkesmiş durur dâmân-ı Arş’ında.
Ne rengâreng ubûdiyyetle, yâ Rab, hercümerc âfâk:
Karanlıklar, ışıklar, gölgeler, lebriz-i istiğrak.
Bu bendin yedinci mısraından sonra bu defa şâir iç varlığa döner. Rûhu manevi anlamda perişan ve ihtiyaç içindedir. Bu durumu ‘benim bîçâre gölgem çırpınır bir damla toprakta’ mısraıyla ifâde eder.
Perişan rûhumun inler harâb evtâr-ı îmânı.
Perişan: Çünkü, yükselmiş değil feryâd-ı gümrâhım;
Şu mahşer mahşer envârın biraz yol verse, Allah’ım!
Evet, milyarla âlem vecde gelmiş bu’d-i mutlakta;
Benim bîçâre gölgem çırpınır bir damla toprakta!
Şiirin ikinci bendinde tasavvufî bilgilerle karşılarız. Şâirin gönlü Rabbi’nden ayrı kaldığı için büyük acı duyar. Bir bakıma Allah’tan başka her şeyden ilgisini kesen yani masivadan uzaklaşma hâlini yaşayan bir öznedir.
Diyorlar, hep senin şemsinden ayrılmış, bu ecrâmı...
İlâhî, onların bir ân için olmazsa aramı;
Nasıl dursun, benim bîçâre gölgem, senden ayrılmış?
Güneşlerden değil, yâ Rab, senin sinenden ayrılmış!
Henüz yâdımdadır bezminde medhûş olduğum demler;
O demlerdir ki yâdından kopar beynimde bin mahşer!
Âkif’in lirik tasavvufî şiirlerinden biri de Gece’den beş gün sonra yazılmış olan şiiri ‘Hicran’dır. Şiirde Allah’a kavuşma arzusu kuvvetli bir şekilde dile getirilir. Allah’ın insanın kalbine bütün bir varlığıyla yerleşmesi veya tecelli etme arzusuyla şâir, bunun gerçekleşmesi için hazırlık yapar, bir mabede benzettiği kalbini Tanrı’nın ziyareti için hazırlar, bir seccade serer ve bir kandille aydınlatır. Ancak yanılmıştır. Bu hazırlıklar Tanrı’nın kendisinden iyice uzaklaşmasına sebep olur. Tanrı’nın insanın kalbinde tecelli etmesi için orasının bütün maddi varlıklardan arındırılması gerekir. Hatasını anlayan şâir, kalbini bütün maddi varlıklardan arındırır ve Allah’a seslenir.
İlâhî! Söktüm attım, işte hücrem şimdi çırçıplak:
Ne afâkında tek kandil, ne mihrabında seccade;
Ezelden bildiğin toprak, bütün varlıktan azade.
Şiirin son kısımları en büyük sevgiliyi davet eden mısralarla biter.
Güneşler geçti, aylar geçti, artık gel ki, mihmânım,
Şuhûdundan cüda îmanla yoktur kalmak imkânım.
Hicran şiirinin devamı gibi olan ‘Secde’de şâir, söz konusu şiirin son mısraından hareket eder. Hicran şiiri ‘Şuhûdundan cüda îmanla yoktur kalmak imkânım.’ mısrasıyla biter ve Secde şiiri ‘Şuhûdundan cüdadır, çok zamanlar var ki, îmânım’ mısraı ile başlar. Bu yüzden Secde’yi Hicran’ın devamı gibi düşünmek mümkündür.
Bu şiirde de şâirin Allah’ın varlığını içinde hissetme arzusu ve bu arzuya kavuşmak için gösterilen çaba ve bekleyiş ifâde edilir. Bütün varlık âlemi sermest bir hâlde iken, bu coşkuya katılamayan tek varlık şâirin kendisidir. Bu da şiirdeki lirizmi arttırmaktadır.
Bütün zerrâtı sun’un bir müebbed neşveden serhoş;
Sağım serhoş, solum serhoş, İlâhî, ben ne yapsam boş!
Ömürlerdir, gözüm yollarda, hâlâ beklerim, hâlâ,
Şuhûd imkânı yok, coştukça hilkatten bu vaveyla.
Mehmet Akif’in Mısır’da inzivaya çekildikten sonra yazdığı bu üç şiirinde daha önceki eserlerinde açığa vurmadığı bir duygu âlemi görülür. Gece’de Allah’ın tecellisine mazhar olamama acısı, Hicran’da Allah’a ulaşmak ve Allah’ın kalbde tecellisi için tutulan yol, Secde’de ise Allah’ın vahdet şarabı ile kendinden geçmiş bir hâlde iken bu coşkuya katılamamanın verdiği ıstırap yer alır.
Mehmet Akif’in yedinci ve son şiir kitabı Gölgeler’deki şiirlerin çoğu onun vatanında uzakta ömrünün son on yılına aittir. Bu şiirlerde o artık bir toplumla ve sosyal olaylarla ilgilenen şâir olmaktan çok bir ‘ben’ şâiridir. Safahat’ta kalabalıklar arasında yaşadığı toplumun meselerini su yüzüne çıkaran, öneriler teklif eden Akif’le kendi iç dünyası içinde bir yalnız adam hüviyetini gösteren ve bu yalnız adamın inançları, tereddütleri, mistik duyguları, inzivası Gölgeler’de ortaya çıkar.
Çöküşün, yıkılışın, dağılışın olduğu bir dönemde Mehmet Akif, toplumu milli bir mutabakat metni içinde sorumluluk duygusu ile gölgelerinde bıraktıklarıyla toplamıştır.