Konu içerikleri


Sayı: 46 Ocak - Şubat 2010 /Bu yazı toplam 295 kez okundu
Yazıcı görüntüsü Arkadaşına gönder


Göğ Bohçada Çıkılı / Ceyhun Emre TEOMAN
 - 

“Ne kadar anlamlı değil mi?” Bu su, pilavımızın mayası. İçine fazladan ve esirgemeden ne ilâve edersen, lezzeti artıyor. Pirinçlerin her biri, bereket kahramanı. Bin yıllardır bir mesajı var bu yemeğin… Binlerin birleşmesiyle, pişerken ayrı sonrasında ayrı demlenmesiyle…”

Rıza Efendi dergâhın aşçısı. Emektar derviş hâsılı. İki mutfak var dergâhta… Biri beden, diğeri rûh. İkisinde de doymalı insan. Rıza Efendi’nin dergâhta attığı her adım yılların bereketine dayanmakta.
“Bak Efendi! Kuş üzümü şeker katar pilava, incik kemiği ise kıvam… Kimi pilav vardır kepçe kovalar tencerede, kimi vardır dinlendir ateş üstünde… Kimi pilav kapağı kapanınca alır demini, kimininse yanar bağrı tutar dibini…”
Konuşması sürerken, bir fincan tutuşturdu elime, öyle tatlı anlatıyordu ki soramadım ne olduğunu.
“Pilavı döktüğümüz sini, tanelerin er meydanıdır. Bu meydanda peşrevi dinlemek kadar söylemek de esastır.” O konuşurken elimde sıkıca tuttuğum fincandan birkaç yudum içmiştim. Bu, öncesinde hiç tatmadığım bir lezzetti. Sanki aklımdan geçenleri tahmin etmişçesine:

“Ne o? Sevmedin mi yoksa?”
“Yo yo hayır; ama ne olduğunu anlayamadım.” Tebessümü uzun sürdü.
“Bu benim meşhur çayımdır. Burada kimi sever, kimi yerer.”
“İçinde?”
“İçinde meyan kökü, kakule, karanfil, kurutulmuş elma kabuğu, biraz da kuşkuş otu var…”

Rıza Efendi’nin renkli kişiliği beni şaşırtmıştı. Emektar aşçı, kilerin hemen yanıbaşında, raflarda duran kavanozları işaret ederek: “Bak hele şunlara! Bunlar da benim kitaplarım… Yerlerinde kendilerine gelecek sırayı beklemekteler… Şifa hazineleri bunlar… Hiç unutmam, çocukluğumda ağzı dualı rahmetli babaannem, “Rıza, bana biraz zencefil getir evladım!” diye seslenirdi. Böylesi rafları, raflarda içi ot dolu olan kavanozları vardı. Ben çocuk halimle bulamayınca zencefili, kızardı bana: “Evladım ne var bulamayacak? Bak işte burada, göğ bohçada çıkılı, çekmecede sokulu” derdi. Hiç gitmez kulağımdan. Meğer zencefil durmazmış kavanozda, kokusunu yitirir, özelliği kaybolurmuş sonra…”
“Göğ bohçada çıkılı, çekmecede sokulu…”

“Rahmetli babaannem her ne kadar sevmesem de ısrarla koklatmıştı zencefili bana. “Bak Rızacığım, keskin kokar zencefil. Tanırsan kokusunu, bir daha ki sefere kolay bulursun yerini…”demişti.

Rıza Efendi’nin özenle hazırladığı çay bitmişti. Müsaade istedim. Dergâh’ın salonuna geçtim. Elbiselerime keskin bir zencefil kokusu sinmişti. Bir kenara çekilip oturdum. Dergâh er meydanıydı. Sabır bu meydanın peşrevi, çile kuşanılan zeytinyağı olmalıydı. Zencefil bile göğ bohçada çıkılı, çekmecede sokuluydu. Sabretmeli ve zencefilin kokusunu öğrenmeliydim.

Sofralar kuruldu, sofralar toplandı. Bu, âlemde durmayan bir seranomiydi. Seyir her demdi, vuslat çok yakın… Pilavın mesajından, zencefilin kokusuna, Rıza Efendi’nin babaannesinden, nevalesi bol bitki çayına her adım manalı, her adım aşikâr olmalıydı vesselam.

Yağmur Dergisi
Üç aylik Dil-Kültür ve Edebiyat Dergisi
Bulgurlu Mahallesi Bağcılar Caddesi No:1 Üsküdar / istanbul
0 (216) 522-11 44 - Fax: 0 (216) 522-11 45
Gizlilik İlkeleri - Kullanım Şartları - Copyright © 2004 - 2010