Konu içerikleri


Sayı: 49 Temmuz - Agustos 2010 /Bu yazı toplam 195 kez okundu
Yazıcı görüntüsü Arkadaşına gönder


Kurân / Yağmur
 - 

Varlığın en bereketli ışık kaynağı, sözün en çarpıcı, en kuvvetli nüktesi odur. Yeryüzündeki bütün cazibedar güzellikler, onun ışığının varlık üzerine akseden gölgesi; en büyüleyici ses ve nağmeler, o semavî solukların sadece bir perdesidir. Onun ışıktan beyanları arasında tenezzüh, gönülden kirleri, gözlerden de günahları siler süpürür. Onun ötelere açık zümrütten iklimlerini temâşâ, düşünceye hikmet tohumlarını saçar, aklı semalar ötesi âlemlerde gezdirir.

Güneş, onun aydınlık dünyasına nispeten bir ateş böceği; Ay, çehresine ışık çalınmış bir avuç siyah topraktan ibarettir. O, dışının parlaklığı, içinin derinliği, muhtevasının zenginliği ile, gökler ötesinden gelmiş öyle bir sofradır ki; bize ulaşıncaya kadar, onu elden ele bir gül demeti gibi taşıyan melekler dahi ondan müstağni kalamamışlardır.

Yeryüzü ve onun sakinleri, bu ilâhî sofranın gelişini ihtiyaç ve iştiyak türküleriyle karşıladı ve bu köhne kürenin dört bir yanı onun gülüyle, nergisiyle âdeta Cennet yamaçlarına döndü. Onun olmadığı dönemde kapkaranlık kesilen ova, vadi, dağ, dere, tepe onun her yana saldığı nurlarla aydınlandı ve okunan bir kitap hâline geldi. Hele, onun şerh edip önümüze serdiği eşyanın hakikati âdeta ruhlarımızı dolduran bir hitap oldu.

İki cihan saadetinin yol göstericiliği ona verilmiştir. Mutluluğun altın anahtarı onun elindedir. O her yerde karşımıza çıkıp bizleri hayret ve şaşkınlıklara sevk eden muammaları çözüp aydınlatmasaydı, bu bin bir bilinmezler karşısında hayretten hayrete sürüklenip duracak, müşâhede ve düşüncelerimizi telif etme imkânını bulamayacaktık. O bir Hızır gibi imdadımıza yetişmeseydi, bu uçsuz bucaksız çöllerde garip, kimsesiz mahvolup gidecektik...

Ey bütün bir ölü dünyayı tertemiz soluklarıyla canlandıran Ruh, Sen olmasaydın dünyaların Cehennem?den farkı neydi! Yeryüzünde Hak rahmetini temsil eden Sen.. gönüllerden imansızlık zulmetini silen de yine Sen?sin! İnsanlık doğru yolu ve doğru yolda yürümeyi Seninle öğrendi. Öğrendi de kaoslardan ve yollara takılıp kalmaktan kurtuldu. Varlık Seninle aydınlandı ve ruhlara ünsiyet salan dost ve ahbâb hâline geldi..!

?Sayende azaldı zulmet-i beşeriyet,
Benzer mi fürû?un sönük envârına Bedr?in?
Caiz sana dense güneşi leyle-i kadrin,
Ey nûr-ı hidayet!?
(İsmail Safâ)

Şimdi, aç ağzını konuş ki, ağzının suyuna susamış gönüller cana gelsin; diller ve dudaklara şeker şerbet erişsin! Ve ilk turfanda hurmalarına denk, gönüllerde turunçlar yeşersin! Bak, bin-şeref başımıza ayak basışınla ?İrem bağları?na dönen bu ülke, zakkum ve dikenlerin işgaline uğradı. Bize azap olsun diye mi bilmem, nurun gidip ?Kafdağı?nın arkasına saklandı.

Çilemiz bittiyse gel artık; gel ki, Sen?i bütün bütün hiçbir zaman unutmadık. Zemini sararan, seması kararan bu ülkede hâlâ, yoksullar yuvası mâbedler Senin anber kokularınla dolup taşmakta, karanlık gönüller Senin meşalelerinle aydınlanıp ışığı tanımakta..!

Ey Mekke?de inip Medine?de çağlayanlaşan Nur, saklanmak Sana yaraşmaz; aç nurlu çehrenden nikabı..! Aç ki, çirkinliğe boğulan gözler güzellik görsün! Aç ki, bizler bir kere daha şem?ine pervane olalım!
?Ey hutbe-i ezeliye, ey nazilet?ül-arş..!

Nâsût nüzûlünle ziyadâr-ı Muhammed...
.........
Ey nefha-i lâhût!?
(İsmail Safâ)

Hakk?ın ezelî hutbesi olarak, Arş?dan iniyor gibi in! İn ki; gönüller, Hazreti Ahmed?in aydınlık dünyasına bir kere daha uyansın! Ey o ışık kaynağı Fahr-i Kâinat?ın gönlünde zuhur eden Nûr; ey O?nun güneşlere taç giydiren hakiki çehresine ayna olan Kitap, seslen dört bir yana; cihanlar soluklarınla dolsun... Hatip taslakları seslerini kessin ve kalp hutbeler sussun!

Yıllar var ki, insanlık yanlış şeyleri dinleye dinleye doğruları anlamaz oldu ve karanlıkta yürüye yürüye yarasalarla arkadaşlığa karar kıldı... Çöz dilinin bağlarını, ruhlarımız Senin söz cevherinin çağlayanlarını duysun! Sal ışıklarını dünyamıza, insanoğlu asırlık karanlıklardan kurtulsun! İsrafil gibi borunu öttür ve yeryüzünü velveleye ver; ver ki, uykuda olanlar uyansın; ters yanından doğrulan bencil ruhlar kendilerine gelsin; kendini rahata salmış olanların ödü kopsun ve birkaç asırdan beri her yanı saran karakuralar savulup gitsin..!

Yağmur gibi yağ başımıza; kuraklıktan, canlarımız dudaklarımıza geldi. Sabâ gibi Arş?ın kokusuyla es her tarafta; mâsiyet kokusundan ruhların midesi bulandı. Yıldırımlara bin ve dört bir yanda gürle; ortalığı saran haşarat kaçıp inlerine girsin..! Yağmazsan, esmezsen, gürlemezsen nasıl olacak halimiz ve insanlığın hâli? Millet nasıl canlanacak? Mektep nasıl hamle yapacak? Mâbed nasıl nurlanacak? Kalb, ruh, akıl aradığını nereden bulacak? Başka hangi şey bu perişan ruhların ve bu yaralı gönüllerin dermanı olacak; olacak da, meflûç ruhları kanatlandırıp uçuracak..? Aklın önü sıra tıkanan yolları açıp düşünceye sonsuzluğu gösterecek..!

Senin olmadığın bir dünyada iradenin kolu kanadı kırık, his âlemi kaos üstüne kaos; beşerî duygular bir bataklık; muhakemeler tutarsız, mantık aldatan bir hokkabaz, ilim de bir ukalalıktır. Bu karanlık dünyada insanî değerleri aramaksa beyhudedir, abestir ve bir aldanmışlıktır.

Gel, nefesinden bir vefa kokusu gönder; şeytanın bütün oyunlarını boz ve bizlere, Âdem Nebi?ye gösterilen tevbe yollarını göster!

*Bu yazı, Sızıntı dergisinin Haziran 1989 tarihli 125. sayısından alınmıştır.

Yağmur Dergisi
Üç aylik Dil-Kültür ve Edebiyat Dergisi
Bulgurlu Mahallesi Bağlar Caddesi No:5 Üsküdar / istanbul
0 (216) 522-11 44 - Fax: 0 (216) 522-11 45
Gizlilik İlkeleri - Kullanım Şartları - Copyright © 2004 - 2010